-
Bugün : 9 Haziran 2026       


Anasayfa

Haberler

Dosyalar

Yazilar

Ziyaretci Defteri

Resimler

Videolar

Forum

Menü
D.Y.T
ANMAK MI? ANLAMAK VE YAŞAMAK MI?
  Yazılar || Dini
   ANMAK MI? ANLAMAK VE YAŞAMAK MI?

Peygamberimiz bir Müslüman için 'anı' olabilir mi? Anılar 'geçmişte kalanı', 'geçip gitmiş olanı' temsil ederler.
Peygamberimiz bir Müslüman için 'anılarda kalan', 'geçip gitmiş olan', dolayısıyla 'anılan' mıdır?
Hemen belirtelim ki, tüm 'anmalar', unutmanın zımni bir itirafıdır. Unutulmayanın, hele hayatın ta merkezinde
olanın, 'anılmasından' söz edilemez. Birini anmak, hatırlamaktır. Hatırlamak, iyidir. Ama bu Peygamberimiz ise,
onu hatırlamakla teselli olmak, bir o kadar düşündürücüdür.
Allah onu 'izlememizi' emretti. Çünkü o yeryüzünde iz bırakan, yerde yürüyen bir 'insan' idi. Allah zatını
izlememizi bunun için emretmedi. Zatına olan sevgimizi, Elçi'sini izleyerek isbat etmemizi emretti: 'De ki, eğer
Allah'ı seviyorsanız, beni izleyin ki Allah da sizi sevsin; günahlarınızı mağfiret etsin.' ayeti..
Kur'an'ın helak kıssasını anlattığı tüm inkarcı kavimler, kendilerine gönderilen 'insan peygamberi' inkar
hususunda ortak tavır gösterirler. Kur'an hepsinin de gönderilen elçiyi reddederken 'Bize bir melek
gönderilmeli değil miydi?' dediğini nakleder.
Bu iki şeyin göstergesidir:
1) İnkarcı kavimlerin iman etmeye gönüllü olmadıklarının. Zira bu bir sahte mazerettir. Bununla, 'Biz hayat
tarzımıza müdahale ettirmeyiz' demeye getirirler. Zira bir meleğin davranışları bir insan tarafından 'örnek' alınıp
üretilemez. Mahiyetleri farklıdır. Eğer elçi gönderilen bir melek olsaydı, bu kez de 'O melek, biz insanız; biz nasıl
onu örnek alalım?' diyeceklerdi.
2) İnkarcı kavimlerin insan soyuna olan güvenlerini tamamen yitirdiklerinin. Baksanıza 'Bize bir melek
gönderilmeli değil miydi?' diyorlar. Bu 'herkesi kendi gibi görmek' deyiminde ifadesini bulan ruh halidir.
Kendileri o kadar sapmışlardır ki, bu sapma onların insan türüne olan güvenlerini kökten yok etmiştir.
Peygamberimiz bir Müslüman için sadece bir 'anı' değilse, Kutlu Doğum münasebetiyle içinden geçilen şu
günlerdeki etkinlikler de, 'Dostlar beni hatırlasın' türünden bir 'anı'ya dönüştürülmemelidir.
Diyanet'in yuvarladığı küçük kar topu, büyüdü büyüdü kocaman bir dağ oldu. Günlere, haftalara sığmadı. Kutlu
Doğum Haftası olarak başlatılan merasimler, Nisan'ın tamamına yayıldı, Nisan neredeyse kutlu doğum ayı haline
geldi. Camilere sığmadı. Salonlara, hatta statlara taştı.
Bu yıl kutlamalar isim değiştirdi. Anlamlı bir jestle 'Kutlu Doğum Haftası' artık 'Peygamberler Haftası' olarak
kutlanacak. Geçen yıl Danimarka'da ortaya çıkıp bir çok Batı başkentinde yayımlanan çirkin karikatürler,
insanlığın son adası olan Hz. Peygamber'i dünyanın gündemine oturttu. Bu iş âdetâ, cüzi şerle murad olunan
külli hayra dönüştü. Müslümanların alemlere rahmet Hz. Muhammed'le olan irtibatları tazelendi.
Batı, Müslümanların verdiği tepkiyi anlamadı. Biz de Batı'nın anlamayışını anlamadık. Bunun temelinde,
Hıristiyan Batı'yı peygamberli saymamız yatar. Oysa, Hıristiyan Batı (ateist Batı'dan söz etmiyorum) bizim
inandığımız anlamda bir 'peygamber tasavvurundan' yoksundu. Yani peygambersizdi. Onlar Hz. İsa'yı
tanrılaştırdıkları günden beri peygambersizler. Teslise inanan birinin inancında peygambere yer kalmamıştır.
Onun için de, peygamberli bir dini, toplumu ve ferdi anlayamıyorlar.
Biz Müslümanların peygamber sevgisini de anlayamadılar. Hatta geçmişte Hz. Meryem'e yönelik Batı'da ortaya
çıkan çirkin davranışlara Müslümanların tepki göstermesini de anlayamadılar. Zaten bu, karikatür terbiyesizliği
münasebetiyle girdikleri 'Siz de İsa için aynısını yapın, ödeşelim' tavrından anlaşılıyordu.
Bu arada, her zaman olduğu gibi bizde de işin istismarını yapanlar çıkmıyor değil. Peygamberimizle ilgili
yayıncılık alanında yaşanan şu enflasyona bir bakın. Nasreddin Hoca'nın kazanı gibi, eski kitaplar yeni yavrular
doğuruyor. Ciddi bir siyer okuru bile olmadan siyer yazmaya kalkanların haddi hesabı yok. Kaş yapayım derken
göz çıkarılıyor. Vahyin inşa ettiği bir peygamber tasavvurundan mahrum olarak yazılmış, hakikate ve kaynağa
sadakat kaygısı taşımayan harcıalem ve çala kalem eserler.
En tehlikelisi de, bu işin Cahiliyye şiirininn ana damarlarından biri olan 'mehdiye' yarışına dönmüş olması.
'Kim daha çok övecek?' yarışı çığırından çıkınca, iş Hz. Peygamber'i 'tanıtma' değil, 'tezgahlama' yarışına
dönüşüyor. Olan, vahyin inşa etmeye çalıştığı sahih 'peygamber tasavvuruna' oluyor. Efendimizi tanıtma
iddiasıyla çıkılan yolda, efendimiz tanınmaz hale getiriliyor. Allah'ın 'örnek' göstererek hayatımızda üretmemizi
istediği bir değeri, bizler acımasızca ve arsızca 'tüketmeye' koyuluyoruz.
Şimdi cevaplanması gereken sualler şunlar: Peygamberimizin bizim methiyemize mi ihtiyacı var, yoksa bizim
onu örnek alıp hayata taşımamıza mı ihtiyacımız var? Bu ikincisi gerçekleşmiyorsa, birincisi ona ödenmiş bir
'manevi rüşvet' olmaz mı? Dahası, o adıyla sanıyla zaten 'övülmüş'tür. Onu Allah övmüştür. Onun bizim
övgümüze ihtiyacı yok, ama bizim onun modelliğine ihtiyacımız hadsiz. Hal bu iken, neden böyle yaparız?
'Güzel örnek'i kendi hayatlarımıza taşımanın nasılını konuşmaya devam.


 


 Yazan : tuha | Okunma : 1359 | Yorum (0) | Tarih: 19.10.2008 | Oy:  | Face'de Paylaş |



Son 5 Yorum

Henüz Yorum Yazılmamış.
Siz bir tane yazın..



Yorum ekleyin..(Sadece üyeler)

Kodlar , Duygular (Smile'ler)

Üyelik
Kullanıcı : 
Şifre : 
Güvenlik : 690393             
Güvenlik : 
Hatırla :   Gizli : 

  
İstatistikler
YOZGAT 2007 © Copyright yozgatli.org
YOZGAT © 2007 Aspsitem YOZGATLI
Bu sayfa: 1,89 saniyede yorumlandı.